Çanakkale Şehitlik Rehberi - Cemalettin YILDIZ

Rehber Rezervasyonu için Arayın 0533 317 4760

Çanakkale Şehitlik Rehberi

Cemalettin YILDIZ

Etiket arşivi

Çanakkale Şehitlik Turu

Çanakkale Şehitlik Tur Rehberi Rezervasyonu için Arayın +90 533 317 4760

* Kilitbahir Kalesi
* Namazgah Tabyası
* Seyit Onbaşı Anıtı ve Deniz Savaşları
* Rumeli Mecidiye Tabyası
* Şahindere Sargı Yeri Hastane Şehitliği
* Çanakkale Şehitler Abidesi
* Ertuğrul Koyu Yahya Çavuş Şehitliği

Gelibolu Yarım Adası Çanakkale Şehitlik Turu – Kuzey Cephesi

* Anzac Koyu ve Arıburnu Gezintisi
* Mehmetciğe Saygı Anıtı
* Kanlısırt ve Avustralya Anıtı
* Kırmızı Sırt Tünel ve Siperler İncilemesi,Lağım Savaşlarının Geçtiği Tüneller
* 57. Alay Şehitliği Ziyareti
* Conkbayırı
* Atatürk Anıtı Gezintisi,Atatürk’ün Vurulduğu ve Gözetleme Yeri,Anafartalar Ovasını Kuşbakışı Gözetleme
* Yeni Zelanda Anıtı ve Mezarlığı
* Bigalı Köyü Atatürk Evi Ziyareti için Serbest Zaman

Çanakkale Şehitlik Turu Örnek Videolarım

Bu Memleketi Bize Bırakanların Destanı

Bu destan Nisan 1916’da Irak Kut’ül Ammare Muharebeleri sırasında şehit düşen Üsteğmen Fındıklılı Muzaffer’in şehit oluş öyküsünün Yüzbaşı Selahattin’in (Yurtoğlu) ağzından anlatımıdır.

“6 Nisan 1916 günü tarihe “İkinci Hat – Felahiye Muharebesi” adıyla yazılan savaş büyük bir kahramanlık destanıyla geçti. Bu muharebede tanık olduğum kahramanlıklardan birisi çok acıklıdır. Fındıklılı Muzaffer adında 1890 doğumlu bir piyade üsteğmen vardı. Bu çocuk uzun boylu, mavi gözlü ve cidden şahane bir yapılışta idi. Çok mütevazi, çok kibar, çok kahraman bir arkadaştı. İstanbul’dan hareket ettiği zaman Dokuzuncu Alay emir subayıydı. Muzaffer hareket tarihinden bir hafta önce evlenmiş… Alay hareket emrini alınca kendisini İstanbul’da bırakmak istemişler. Yirmidört yaşındaki delikanlı arkadaşları harbe giderken evinde karısıyla kalmayı aldığı terbiyeye sığdıramamış. Alayıyla birlikte hareket etmiş… Muzaffer, İkinci Felahiye Muharebesi’nde piyade bölük kumandanıydı. Muharebenin yoğun bir anında gırtlağına rastlayan bir kurşunla vurulup düşüyor. Yanında bulunan nefer kendisine yardıma koşunca Muzaffer eliyle işaret ediyor. Asker, genç üsteğmenin göğsünü açıyor ve gene yaralının işareti ile cebinden bir zarf çıkarıyor. Bu, posta pullu, boş bir zarftır. Muzaffer gene askerin kendi cebinden çıkarıp verdiği kalemi gırtlağından akan kana batırarak zarfın üstüne şunları yazıyor: “EŞHEDÜ EN LA İLAHE İLLALLAH VE MUHAMMEDÜN RESULULLAH… BÖLÜK İNTİKAMIMI ALSIN”

Muzaffer bu yazıyı yazıyor ve gözlerini hayata kapıyor. Bu yazıyı alan borazan neferi kumandanın şehadetini yüksek sesle bölüğe bildiriyor ve şehit olurken yazdığı emri okuyor. Şehidin emrini alan bölük, siperlerimize girmiş düşmana olağanüstü bir kahramanlıkla atılıyor ve o günkü zaferi sağlıyor.

Grup Kumandanlığı olayı bir emirle orduya bildirmiş ve zarfı Başkumandanlığa göndermişti. Başkumandanlık bu zarfın kopyasını ve kumandanlık emrinin suretini bütün askeri okullara bir kahramanlık levhası olarak dağıtmıştı. (1)

Bu olaydan bir buçuk yıl sonra Ordu Kumandanı Halil (Kut) Paşa’ya yaver olmuştum. Halil Paşa’nın evrakını tasnif ederken Muzaffer’in karısından gelmiş bir mektubu buldum.

Zavallı kadın diyordu ki : “Bir haftalık beraber ömür sürdüğüm ve şimdi çocuğunu kucağımda taşıdığım Muzaffer’in intikamını almak için müsaade edin cepheye geleyim. Onun bölüğüne asker olayım, ben de o bölükte şehit olayım.”

Çok hazin yazılmış bu mektubu birkaç kere okudum, her okuyuşumda ağladım. Sonradan duyduk ki, bu kadıncağız hastalanmış ve bir akıl hastanesine kaldırılmış.

Bu yazdığımız anı Yüzbaşı Selahattin’in ağzından Üsteğmen Muzaffer’in öyküsüdür. Onların torunları olarak bugün aldığımız nefeslerimizi o kahramanların verdikleri son nefesleri sayesinde olduğunu hiç unutmuyoruz ve unutturmayacağız… Ruhları şad olsun…

(1) Ben Harbiye’de 1923 yılında bölük kumandanı iken bu levha, okulun müzesinde duruyordu. Zarfın aslı şimdi Askeri Müze’dedir. 1916’da Kut’ül Ammare’de yapılan Şehitler Abidesinin yanına Muzaffer’i gömmüştük.

Kaynak: İlhan Selçuk – Yüzbaşı Selahattin’in Romanı 1. Kitap Sayfa 238,239.

Nisan 1916 Irak cephesiKut-ül Ammare Muharebesi Şehidi Üsteğmen Fındıklılı Muzaffer.(1890)

Cesarettepe Kahramanı Mehmet Çavuş’un Öyküsü

Bu memleket ve millet için canını vermiş, kanını akıtmış nice kahramanlarımız unutulup gitmiştir tarihin karanlık sayfalarında… Bu gizli kahramanlardan biridir Kırşehir Çiçekdağı Safalı Köyü’nden 1891 doğumlu Hacı Hasan oğlu Mülazım Mehmet (Canpolat) Çavuş.

Mehmet Çavuş’un kaderi, komşu ilçe Yozgat Yerköylü Ali Galip Bey’in harp hatıraları Gazeteci Erhan Palabıyık tarafından derlenip Kültür Bakanlığı’nca “Kurtuluş Savaşı Günlüğü” adıyla yayınlanınca değişti.

Erhan Bey’in gönderdiği nüfus kaydı ve askeri belgelerde Mehmet Çavuş’un Arıburnu, Cesarettepe’de tüm şehit ve gazi Mehmetçikler için yapılan “Mehmet Çavuş Anıtı” bölgesinde savaştığı siperlere “Mehmet Çavuş Siperi” adının verildiğini öğreniyoruz. Askeri kayıtlardan onun 1911 yılında köyünden çıkıp Balkan Harbi’ne katıldığını, ardından Çanakkale Cephesi’ne koştuğunu görüyoruz. 26 Nisan 1915’ten Haziran 1915’e kadar Cesarettepe siperlerinde düşmanla savaştığını, ağır yaralı olarak İstanbul’a hastaneye götürüldüğünü o dönemin basınından öğreniyoruz. İstanbul gazetelerinin onun kahramanlıklarını yazdığını, Padişah V. Mehmed Reşat tarafından da rütbesinin teğmenliğe yükseltildiğini okuyoruz. İyileşince, doktorlar üç ay hava değişimi izni verirler Mehmet Çavuş’a. Onu Kırşehir’e götüren tren 18 Temmuz 1915 tarihinde Ankara garına uğrayınca İkdam Gazetesi’nin genç muhabiri onu tanır. “Çanakkale’den bir harp hatırası anlatır mısın çavuşum?” diyerek yanına sokulur. O da başlar anlatmaya:

– “Şimdi Cesaret Tepesi namını alan tepede her tarafımız düşman tarafından sarılmış, bulunduğumuz sırada susuzluk bizi pek ziyade tazyik ettiğinden, tepenin eteğindeki Korku Deresi’nde bir çamur kaynağı oluşturan yeri kazarak olabildiğince içilebilecek kadar değilse de, dudaklarımızı ıslatacak kadar su çıkarmaya teşebbüs ettik. Düşman bize bunu da çok gördü. Hemen toplarıyla üzerimize ateş açtı. Allah’ın kudretine bakın ki, ilk attığı mermi bizim kazmaya uğraştığımız kaynağa saplandı. Aradığımız su kaynamaya başladı. Allah’ımıza şükrettik. Suyu şükür içtik. Kuvvetimiz yerine geldi. Allah’ımızın bize yardımcı olduğu hakkında imanımız kat kat kuvvetlendi. Cesaretimiz bir o kadar daha arttı” diye.

Mehmet Çavuş Çanakkale’deki askerimizin manevi gücünün nereden geldiğini de anlatır. Ali Galip Gençoğlu, Mülazım Mehmet Çavuş’la son karşılaşmasını anılarında şöyle anlatır:

– “Sene 1963. Rumlar Kıbrıs’ta Türkler’e katliam yapıyor, Türkiye müdahale edemiyordu. O dönemin başbakanına “Kıbrıs Türklerine sahip çıkın” diye bir mektup yazmıştım. Bir gün Yerköy’deki gazete büromun önünden geçen Mülazım Mehmet Çavuş’u büroma davet ettim. Başbakana yazdığım mektubu ona da okudum. İki gazi memleketin hallerini ve geçmişteki savaş yıllarını hasbıhal ettik. Bir ara duygulandı Mülazım Mehmet Çavuş:

– “Vücudumdaki yaraların miktarını bilemiyorum. Beni doktorlara muayene ettirin. Kanunun bahşettiği haklardan bana da bir hak tanıyın” dedim. “Duyan bile olmadı. Bir kurşunla vurulup gitseydim, şehit olmuş, hizmetlerimin mükafatını almış olurdum. Bu mukadder değilmiş. Hiç olmazsa şuracıkta ömrümüzü yoksulluktan kurtarmak istedim, buna da aldırış eden olmadı”

Ali Galip:

– “Ağam, harp madalyaların yok mu?”

Mehmet Çavuş:

– “Evet, vardır. Gerek harp madalyalarım ve gerekse İstiklal madalyam vardır. İç cebimdedirler. Madalyalara yakışır bir kılığım olmadığı için madalyalarım bana şeref değil bir utanç olduğu için iç cebimde taşımaktayım” diye cevap verir.

Bu kahraman gazimiz 25 Ocak 1972 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuşur. Bu vatana hizmet eden tüm şehit ve gazilerimizi minnet ve şükranla anıyoruz. Ruhları şad, mekanları cennet olsun diyoruz.

Çanakkale Gazisi Osman Oğlu İbrahim Çavuş’un Öyküsü

2001 yılında 27 yıllık öğretmenlik hizmetimden sonra emekli oldum. Çanakkale Savaşları konusundaki birikimlerimi şehitliklerimizi ziyarete gelen misafirlerle paylaşmaya ve devamında ziyaretçilerimizin isteği üzerine şehitlerimiz ile ilgili anlatımlarımdan bir kitap oluşturmaya başladım. Ulaşabildiğim arkadaş ve dostlarımdan Çanakkale şehit ve gazileri ile ilgili anı, mektup, fotoğraf ve belgeleri olanlardan bana göndermelerini istedim. Burdur ili, Bucak ilçesinde görev yapan öğretmen arkadaşım Hasan Konu, ilk öğretmenlik yıllarında elde ettiği bir Çanakkale gazisinin mektubunun fotokopisini ve öyküsünü bana gönderdi. Hasan hocam, gazimizin mektubuna ulaşma öyküsünü şöyle yazmıştı;

“Bir gün köy okulunda öğrencilerime ders anlatırken sınıfımın kapısı çalındı, koltuğunun altında mushaf çantasıyla yaşlı bir köylü teyze içeriye girdi.

– “Buyur teyze” dedim. Yaşlı teyze mushaf çantasını açtı, içinden kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’i çıkarıp açarak Osmanlıca yazılı bir kağıdı gösterdi.

– “Hoca efendi, bu kitap bizlere annemizden miras kaldı. İçinden çıkan bu Osmanlıca yazılı kağıdı okuyamadık. Bir yerin tapusu mu, bir vasiyetname mi, yoksa bir mektup mu anlayamadık. Bize okutuverir misin?” dedi. Bu yazılı kağıdı, ilçedeki Osmanlıca çevirmen Hüseyin Amca’ya götürdüm. Hüseyin Amca onu günümüz Türkçesine çevirince, bu yazılı kağıdı getiren yaşlı teyzenin Çanakkale’de savaşan ağabeyi Osmanoğlu İbrahim Çavuş’un cepheden köydeki anne ve babasına yazdığı bir mektup olduğu anlaşıldı. Kahramanımız mektubunda şöyle diyordu:

“Hakikatli validem;

Evvela herkese selam ettikten sonra, saniyen iki ellerinizden öperim, hayır dualarınızı talep ederim. Hamdolsun sıhhatteyim. İnşallah sizler de sıhhattesinizdir. Şu anda Çanakkale Arıburnu’nda düşmanla savaşıyoruz. Bir hafta evvel ayaklarımdan iki kurşun yarası aldım. Sıhhiyeler yaralarımı sardı. Beni merak etmeyiniz. Sıhhatim pek yerindedir. Siperlerde düşmanı bekliyoruz, tez zamanda çıktıkları denizde boğmak üzere onları. Biz Osmanlı askeriyiz, bize bu Osmanlılık birinci padişahımız Osman Gazi’den kalmıştır. Asla geri dönmeyiz. Muharebe ettiğimiz gibi mektup yazmaya elimiz değmiyor. Benim bir mektubuma siz beş mektup yazarak cevap gönderiniz.

Pek kıymetli valideciğim, eğer ben buralardan dönemeyecek olursam bu mektubum sizlere vasiyetim olsun. Karım Hatçe size emanet. Kızım Meryem’i okutun. Cahilliğin ne kötü bir şey olduğunu, bu mektubu yazdırabilmek için yalvarmadığım mektup yazıcı kalmayınca anladım. Kızım babası gibi cahil kalmasın.

Pek kıymetli valideciğim, şükürler olsun paraca sıkılmadım tütün içmediğim sebeple; çocuklara da tütün içirmeyin. Bir iki ay daha param yeter. Meram etmeyiniz. Allah’a emanet olunuz. Ocak 1916. Oğlunuz İbrahim Çavuş. Adresim: 6. Hatem Nizamiye’dir. Birinci Tabur’un İkinci Bölüğünden birinci takımın birinci mangasında diyerek yazınız.

Burdur vilayeti Bucak kazası Kuşbaba Karyesi’nden Osmanoğlu İbrahim Çavuş”

Bu mektubu bana gönderen öğretmen arkadaşım Hasan Konu, Osmanoğlu İbrahim Çavuş’un Çanakkale’den sonraki öyküsünü köyün yaşlılarından dinlemişti. Yıllar süren esaret hayatından döndükten sonra İbrahim Çavuş başından geçenleri köylülerine şöyle anlatmıştı:

“Düşman Çanakkale’den kaçıp gittikten sonra komutanlarımız bizi İngilizlerle savaştığımız Filistin Cephesi’ne götürdüler. Bir düşman bombası ile yaralandım Gazze siperlerinde. Düşmana esir düşmüşüm. Alıp götürdüler beni Kahire’deki askeri hastanelerine. Yaralarım iyileşince bir çok Türk esirini kapattıkları gibi beni de çölün ortasındaki İskenderiye Seyd-i Beşir esir kampına kapattılar. Burasının yalnızca geceleri benziyordu köyümün gecelerine. Memleketten ne haber alabiliyor, ne de haber salabiliyordum. Gündüzleri cehennem sıcaklarını, geceleri Sibirya soğuklarını yaşıyorduk tahta barakaların içinde. Kızım, karım ve yakınlarımın hasreti tütüyordu gözlerimde. Başlarına ne geldi diye merak içindeydim. Yılların nasıl geçtiğini anlayamadım. Bir gün çok hastalanmıştım. Alıp götürmüşler beni hastanelerine. İngiliz doktorlar: “Bu Türk artık askerlik yapamaz. Bırakalım gitsin memleketine” dediler. Esir kampının dışında kaldım yapayalnız, yaban ellerinde. Ne okumam var, ne yazmam. Ne yol bilirim, ne iz. Ne param var ne pulum. Hasretinden yanıp tutuştuğum kızım ve karıma ulaşmak için can atıyordum. Yoldan geçen Mısırlılara sordum:

“Memleketime, Türkiye’ye gideceğim, nasıl gidilir kardeş?” deyince,

– “Aha bu yolu takip et, seni limana çıkarır. Anadolu’ya yük götüren gemiler var, seni götürür” dediler. Antalya’ya giden bir yük gemisi buldum limanda. “Param yok ama çalışırım istediğiniz gibi, ne olur beni götürün Türkiye’ye” diye yalvardım. Aldılar beni gemilerine, günler sonra ulaştım yurduma, Antalya’ya. Evlat hasreti her şeyi unutturuyordu. Hasta, yorgun ayaklarım bir an evvel kavuşabilmek için aileme, Toros Dağları’nı aştı, indim Bucak Ovası’na. Ağustos sıcağında kan ter içinde kalmışım. Bir kız çocuğu çıktı yoluma, bir elinde bir tutam yufka, bir elinde bir tas su ile.

– “Asker amca, annem gönderdi bunları, acıkmışsındır, susamışsındır” diye. Unutturmuştu kızım Meryem’in hasreti açlığı da susuzluğu da. Köyümüz yakınında bir çocukla karşılaşmıştım. Haber alacaktım onlar hakkında. Sordum:

– “Kızım adın ne senin?”

– “Meryem’dir asker amca”

– Hangi köydensin sen?

– “Aha minaresi görünen Kuşbaba Köyü’ndenim asker amca”

– “Babana kim derler senin orada?”

– “Babam harpte şehit olmuş asker amca, ona Osmanoğlu İbram Çavuş derlermiş”

İşte o zaman anladım, yılların ne de çabuk geçtiğini, minnacık bıraktığı kızım Meryem’in kocaman olduğunu görünce. Dayanamadım, tutamadım kendimi, hasretle:

– “Kızım ben senin baban, İbram Çavuş’um” deyiverdim.

O çocukcağız ise, öldü zannettiği babası yerine uzun yıllardır hiç görmediği bir adamla karşılaşınca şaşırdı, kaldı. Fırlattı attı elindeki su tasını, bir tutam yufkayı. Tarlada orak biçen kadına doğru koşarak feryat figan bağırdı uzaktan:

– “Anacığım, bu asker amca benim babammış” diye.

Orak biçen kadının elinden düştü orağı. Dineldi bana doğru, bağırdı:

– “Ülen İbram, sen misin o?”

Kızdım içimden, nasıl tanımaz beni diye. Öfkeyle bağırdım uzaktan uzağa:

– “Tanıyamadın mı gız Hatçe beni?”

Nasıl tanısın, yirmi yaşında bir delikanlı göndermişti harbe, yedi yıl geçmişti aradan. Delikanlı İbram, olmuştu yaşlı bir adam. Beli kambur, saçı sakalı ağarmış, birbirine karışmış, üstünde dilenci kılıklı kıyafetleriyle.

– “Öp gız bubanın elini. Öldü diye haber geldi. Aha çıktı sağ salim. Allah’ımıza şükür”

Ürke ürke öptü, buban denilen asker amcasının elini. Meryem kız. Yavaş yavaş ısındı babası İbrahim Çavuş’a. İbrahim Çavuş’un öyküsü böyle bitiyordu mutlu bir sonla.

Siyah beyaz bir Türk filmi gibi bitmişti İbrahim Çavuş’un hasreti. Diğerleri, ya tanıyamamıştı memlekette bıraktıklarını, ya da memlekette bıraktıkları tanıyamamıştı eksik uzuvlarla dönen gazilerimizi.

Bugün aldığımız nefeslerimiz borçlu olduğumuz şehit ve gazilerimizi minnetle, rahmetle anıyoruz, ruhları şad, mekanları cennet olsun.

Zığındere’de Bayram Namazı

Çanakkale için söylenen ve yazılan her şey gerçek bir olaya dayanır. Çanakkale şehitleriyle özdeşleşen “Aynalı Çarşı” türküsünün son mısraları “Çanakkale içinde bir uzun selvi, kimimiz nişanlı, kimimiz evli” bölümü Seddülbahir Zığındere’de geçen bir bayram sabahı öyküsünden esinlenerek yakılmıştır.

Günlerden 19 Ekim 1915…O yılın Kurban Bayramı’nın 1. günüdür. Zığındere bölgesini savunan askeri birliğimiz 30. Piyade Alayımızdır. Komutanı Yarbay Rıza Bey’dir. Alayını ikiye ayırmış, birinci bölüm ön siperlerde nöbette iken, ikinci bölüm cephe gerisinde dinlenmededir. İki günde bir nöbet değişimi yaparlar. Kurban Bayramı sabahında, 30. Alay’ın yedek bölümü cephe gerisinde alay imamlarıyla, komutanlarıyla sabah ve bayram namazlarını eda ederler. Askerlerin en büyük özlemi, aileleriyle bayramlaşmaktır. Komutanlarıyla ve silah arkadaşlarıyla bayramlaşarak, aileleriyle olan bayramlaşma özlemini bir nebze olsun giderirler ve çok mutludurlar. Komutan Rıza Bey askerlerinin yüzlerindeki bu mutluluğu okumuştur. Yardımcısı Münim Mustafa’ya şöyle seslenir:

– “Mustafa, bayramlarda küçükler büyüklerle bayramlaşmaya gelir. Bugün biz tüm asker evlatlarımızın hem anası, hem babasıyız. Onlar vazife başında bizimle bayramlaşmaya gelemezler. Tüm subaylara haber ver; öğleden sonra ön siperdeki nöbet bekleyen evlatlarımızla bayramlaşmaya gideceğiz.“

19 Ekim 1915 Kurban Bayramı’nın 1. günü Zığındere’de siperlerde düşman bekleyen askerlerle bayramlaşmaya gider 30. Alay Komutanı Yarbay Rıza Bey ve diğer subaylar…

Siperdeki askerler komutanlarının kendileriyle bayramlaşmaya geldiğini görünce çok sevinirler. Başta alay komutanı olmak üzere bütün komutanlarıyla bir bir bayramlaşırlar. İçlerindeki aileleriyle olan bayramlaşma özlemini bir nebze de olsa giderirler.

Alay Komutanı Yarbay Rıza Bey, dolaştığı bir siperde geldiğini farketmeyen, hayallere dalmış Ankaralı Hasan ile karşılaşır. Hasan, siperden gerisin geriye dönmüş, süngülü tüfeğinin süngüsünü çenesinin altına dayamış, genç bir aşık gibi dalgın dalgın uzaklara bakarken, alay komutanının siperine ziyarete geldiğini hissetmemiştir.

Alay komutanının “Oğlum Hasan, bir derdin mi var? Nedir bu dalgınlığın?” sözleriyle hayallerinden uyanır. Koşar, alay komutanının ve diğer komutanların ellerini öpüp bayramlarını kutlar ve ardından

– “Yoktur komutanım bir derdim” der.

Alay komutanı, daha sert bir üslupla sorusunu yineler:

– “Yok yok evladım, büyük bir derdin olmasa bu kadar dalgın olamazsın. Söyle bakayım, derdin nedir Hasan? “

Bu soru üzerine, Ankaralı Hasan’ın dili çözülür, başlar anlatmaya dertlerini:

“Vallahi komutanım, biz buraya ağabeyim ile birlikte gelmiştik. O evli, bense nişanlıydım. Dün ağabeyimin Arıburnu’nda şehit olduğu haberini aldım. Bu topraklardan benim de dönüşümün olmadığına inanıyorum. Buraya gelirken beni nişanladılar, fakat ben nişanlımın yüzünü hiç görmedim. Bu mübarek bayram sabahında Allah’ıma yakarıyordum; Ya Rabbi, ne olur, bu dünyadan gideceksem nişanlımı bir defacık göreyim, annem, babam, kardeşlerim ve büyüklerimle helalleşip öyle gideyim.”

Ankaralı Hasan’ın bu acı yakarışları savaşın sert koşullarıyla yüreği taşlaşmış Yarbay Rıza Bey’in de yüreğini yumuşatır:

– “Kaç günde köyüne gidip gelebilirsin Hasan, evladım?” Diye sorar.

– “On gün izin yeter komutanım” der.

Yarbay Rıza Bey yanındaki yardımcısı Münim Mustafa’ya döner:

– “Mustafa, Hasan’a on gün tebdil-i hava izni (hava değişimi) yaz”

Münim Mustafa, Ankaralı Hasan’a on gün izin yazar ve köyüne gönderir. Daha sonra yazdığı “Cepheden Cepheye” başlıklı savaş anılarında bu olaydan şöyle bahseder:

“Hasan köyüne gidip geldi fakat Çanakkale Cephesi’nde savaş daha çok uzun sürdü. Benim ise tayinim Filistin Cephesi’ne çıktı. Hasan Çanakkale’de şehit mi oldu, yoksa sağ salim dönüp nişanlısıyla mutlu bir yuva mı kurdu, bunu bilmiyorum”

Bu kahramanlar Çanakkale’de siperlerde düşmanla boğuşurken yürekleri hep nişanlılarının, eşlerinin, çocuklarının, anne, baba ve sevdiklerinin özlemiyle yanıp tutuşurdu. Çanakkale’yi bu duygular içinde “Geçilmez” yaptılar. “Çanakkale İçinde Aynalı Çarşı” türküsünün son bölümünün ağıtları Ankaralı Hasan ve ağabeyinin ve daha nicelerinin dramını yansıtır. Varlığımızı ve bağımsızlığımızı borçlu olduğumuz tüm şehitlerimizin ruhları şad, mekanları cennet olsun.

Kaynak: “Cepheden Cepheye-Münim Mustafa, Arma Yayınları”

Mühürlü Mektup

Bu günkü neslimiz sahip olduklarının değerini bilmeleri için onların bedelini bilmeleri gerekiyor. Bugün sizlerle Ezine Akköylü Konyalı Ayşe’nin öyküsünü paylaşacağım.

1915 yılında babası Çerkez Hüseyin Çanakkale Arıburnu’nda düşmanla savaşırken annesinin karnındadır Konyalı Ayşe.
Bir gün mektup getirir postacı Arıburnu siperlerindeki Çerkez Hüseyin’e. Açtırır okutur takım çavuşu Çanakkale Kusköylü Mustafa’ya. Mustafa Çavuş müjdesini ister. Çünkü bir kızı olmuştur Çerkez Hüseyin’in. Mektuptaki mühür gibi gösterir ayak izini Ayşe’nin. Sevinmesi gerekirken çok hüzünlenir. Başlar ağlamaya Çerkez Hüseyin.
“Evlenmedim, evlenmedim de, şimdi bir evladım kalacak ardıma, sürünecek arkamdan” diye.
İçine doğmuştur olacaklar önceden Çerkez Hüseyin’in. Gece tabur kumandanı (27. Alay 3. Tabur )Yüzbaşı Uşaklı Kör Halis gelir. Ertesi günkü taarruzu haber verir. Ertesi sabah süngüler bilenip takılır, dualar okunur. Hazırdırlar savaşa. Allah Allah nidaları sabah karanlığını ve Arıburnu yarlarını inletir. Fakat işlemeye başlamıştın o anlarda İngiliz’in makinelileri. Mustafa Çavuş;
– “Hüseyin çıkma” diye bağırır.
– “Analarımız bizi bugün için doğurdu” diyerek saldırır Çerkez Hüseyin.
Siperden çıkar çıkmaz bir şarapnel parçası bıçak gibi yarar karnını Hüseyin’in. Sıhhiyeler alıp götürür Eceabat Hastanesine.Ertesi gün düşman uçaklarıyla bombalar Eceabat Hastanesini.Yaralılar için yeni gelen ispirtolar ateş almıştır. Çerkez Hüseyin de yanmıştır cayır cayır yüzlerce yaralı gibi.
Yıllarca askerden dönmeyince anası ve karısının umutları tükenir. Küçük Ayşe’de büyümüştür. Bir gün ormanda odun toplarken karşılaşır ve tanışır Konyalı Mustafa adlı Jandarma askeriyle Emine kadın. Evlenir Konyalı Mustafa ile. Eve gelen yabancı takdim edilir Küçük Ayşe’ye askerden dönen baban diye. Sarılır “baba” diye bu adamın eline ayağına. Ayşe büyür günden güne baba sandığı Konyalı Mustafa’nın kucağında. Bir gün eve gelen misafirler:
– “Oooo Mustafa. Kızı büyütmüşsün” derler. O ise bükerek dudağını:
– “Hazır evlat işte” der.
Küçük Ayşe ”hazır evladın” ne anlama geldiğini gider sorar komşusu Dudu ninesine. O da cevap verir:
– “Üvey evlat demek kızım. O senin cici babandır. Gerçek baban Çanakkale’de şehit oldu” diye.
Çılgına döner Küçük Ayşe. Hiç unutmaz gerçek babası Çerkez Hüseyin’i. Bir gün babasının silah arkadaşı Kusköylü Mustafa Çavuş haber yollar Konyalı Ayşe’ye. “Babası yanımda yaralandı. Eceabat Hastanesinde yandı. Künyesi kayboldu. Şurada üç günlük ömrüm kaldı. Babasından şehit maaşı almak için mahkemeye gitsin. Beni de şahit yazdırsın” diye. Yoksuldur, fakat yanaşmaz babasından şehit maaşı almaya. İnanır şehit maaşı alırsa, babası şefaat etmez öbür dünyada. “Satamam onun kanını parayla” diye.
2007 yılında 93 yaşında bu dünyadan ayrılırken hayatta hiç görmediği babası Çerkez Hüseyin ile konuşa konuşa gider onun dünyasına.

NOT: Köyünde Konyalı Ayşe denmesinin sebebi, üvey babası Mustafa’nın bu gün Antalya’nın Serik İlçesinden olmasıdır. O yıllarda Serik ilçesi Konya vilayetinin bir kasabası olmasından, üvey babaya Konyalı Mustafa, Ayşe’ye de Konyalı Ayşe lakabı verilmiştir.

Çanakkale 1915’in Şifresi (Kemalyeri!)

1915 Çanakkale Zaferi’nden sonra yabancı askeri strateji uzmanları Türklerin Çanakkale Zaferini kazanma şifrelerini araştırırlar. Hepsinin hemfikir oldukları bir konu vardır. Bu da Türk Komutan ve askerleri arasındaki güven ve disipline dayanan ilişkidir. Karşı taraftakiler arasında bu ilişki yoktur. Bir diğeri Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal’in Çanakkale’de neden başarılı olduğudur. Bu başarının sırrı biraz sonra paylaşacağım onun bir askeri için yaptıklarında saklıdır. Kahramanımız 25 Nisan 1915 sabahı 07.00’de silah sesleri üzerine Eceabat Top Zeytinlik’ten Arıburnu’na koşan 27. Alay 12 Bölük Zabit Vekili Ahmet Mucip Efendinin öyküsüdür. Arıburnu Topçular Sırtına vardıklarında Bölük Komutanı Yüzbaşı Çengelköylü Galip Efendi yaralanınca bölüğün idaresini 20 yaşındaki Ahmet Mucip Efendi’ye devrederek ayrılır. O gün Mustafa Kemal’in 57. Alayı ile düşmanı Arıburnu’nda durdururlar. Sabah 160 arkadaşlarıyla başladıkları mücadele gece 35’e düşerek biter. O gün Ahmet Mucip Efendinin birliği 27. Alay , Mustafa Kemal’in 19. Tümeninin yönetimine verilir. İleriki günlerde 19. Tümen Kumandanı Kurmay Yarbay Mustafa Kemal Bey Ahmet Mucip Efendinin ilk günkü kahramanlıklarını karşılıksız bırakmaz. Savaşın ilk iki ayında Çanakkale’de kimseye verilmeyen madalya ve terfiler Ahmet Mucip Efendiye gelmiştir. Mayıs ayında Teğmenliğe, Haziran’da üsteğmenliğe terfi ettirilir zabit Vekili Ahmet Mucip Efendi.

Ahmet Mucip Efendi anılarında gelişmeleri şöyle anlatır:

“Haziran Ayının son günleriydi. Bombasırtı Siperlerinde nöbetteyken Alay Kumandanım (27. Alay) Yarbay Şefik Bey karargahına çağırdı. Yaveri Üsteğmen Cevdet Bey ile zeminliğin önünde bekliyorlardı.

– “Oğlum Mucip, Kemalyeri’ndeki tümen karargahına Harbiye Bakanlığından gelen heyete, düşmanın ilk günü ilerlediği noktaları izah etmek için gideceğiz. Şimdi size söyleyeceğim var. Sizde küçük bir ganimet İngiliz tabancası varmış, yanınızda mı?”

– “Evet komutanım. Tabancayı alarak, Bu tabancayı tümen kumandanımıza ( Mustafa Kemal) hediye etmenizi isterim” dedikten sonra sebebini şöyle açıkladı:

– “Sizin üsteğmenliğe terfi için yapılan teklif yazısına Harbiye Bakanlığınca henüz bir ay evvel teğmen olmuş, bu efendinin kıdem zammıyla ödüllenmesi uygun olur kaydıyla iade edilmiştir. Tümen Kumandanımız Mustafa Kemal Bey terfi yazısını aynen tekrarlayarak, çıkarmanın birinci günü bölüğümüzün savaşını açıklamış, terfinizin gerçekleşmesini sağlamıştır. Tam sırası gelmişken böyle nadide tabancayı hediye ederseniz, aynı zamanda teşekkür yerine geçecektir” dedi.

– “Başüstüne efendim” dedim. Az sonra tümen karargahımızın bulunduğu Kemalyeri’ne varmıştık. Gelen yüksek rütbeli Kurmay Subaylara harita üzerinde İngilizlerin ilerledikleri ve geri çekilme sahaları açıklandı. Toplantı bitmişti. Hizmet eri tahtadan yapılmış bir tepsi limonata ile içeri girdi. Mustafa Kemal Bey emir erinin elinden aldığı tepsideki limonataları önce bizlere, sonra kurmay subaylara verdi. Arıburnu gurubunda adı yavaş yavaş yayılmaya başlayan Mustafa Kemal Bey’i ilk defa yakından görüyordum. Bünyece zayıf bir insandı. Elmacık kemikleri gözüküyordu. Manalı mavi gözleri zaman zaman ateş saçıyor gibi idi. Bu toplantıda en çok o konuştu. Tatlı Rumeli şivesiyle konuşuyor, fikirleri zihin yormadan anlaşılıyordu. Dinleyenlerine gönülden emniyet ve itaat telkin ediyordu. Ziyaret sona erdiğinde, hep beraber ayağa kalkıldı. Tam bu sırada Alay Kumandanımız Şefik Bey Mustafa Kemal Bey’e hitaben:

“Mucip Efendi 0ğlunuz size savaş hediyesi takdim etmek istiyor, kabulünü rica ederiz efendim” dediler. Ben de hazır bulunduğumdan , bir elimde tabanca, öteki avucumda fişekleri masanın üzerine bıraktım. Biz kapıdan çıkmak üzere iken onun sesini bir daha işittim. Yüzüme takdirle bakarak:

– “Çocuğum , bu tabancayı aldım, kabul ettim, teşekkür ederim. Fakat siz gençsiniz , bu silah size daha çok yakışacaktır. Kıymetli hatırayı sizde kalmak üzere iade ediyorum” dediler.

“Onun bu ince davranışını ömrüm boyunca hiç unutmadım” der Üsteğmen Ahmet Mucip Efendi. İşte Gazi Mustafa Kemal’in diğer Türk Komutanlarının Çanakkale’deki başarı şifreleri bu konuşmaların içindedir. Minnet ve şükranla anıyoruz hepsini.

Not: Ahmet Mucip Efendi Cumhuriyet döneminde soyadı kanunu çıkınca başından geçen bu olaydan ötürü Mustafa Kemal’in Çanakkale Cephesindeki ilk karargahının adını soyad olarak almıştır. Bir dönem Rize Belediye Başkanlığı yapmıştır Ahmet Mucip Kemalyeri

Yararlanılan Kaynaklar:

1- Çanakkale Ruhu Nasıl Doğdu ve Azerbaycan Şavaşı (Ahmet Mucip Kemalyeri)

2- Çanakkale Aruburun Kahramanları ( Nebahat Efe Yıldız-Cemalettin Yıldız)

Anadolu’dan Çanakkale 1915’e Bakış

15 yıldır Gelibolu Yarımadası Tarihi Alanı’nda Alan Kılavuzluğu yapmaktayım. Geçen yıl savaşların 100. yılı sebebiyle Çanakkale Kahramanı ve gazisi hemşerileri Çiçekdağı Safalı Köyü’nden Mehmet Çavuş (Canpolat) ve tüm şehitlerimiz için yaptıkları helvaları dağıtmak için Kırşehir Kent Konseyi üyelerini gezdirirken bir arkadaş getirdiği destanı bana vererek okumamı istedi. Bu destan, bütün ailesini Çanakkale’de şehit veren Kırşehir ili Mucur İlçesi Küçükkavak Köyü’nden Aşık Sülük Hüseyin’in kızı Haçca Kadının ağıtı, destanıydı. Haçca Kadın Birinci Cihan Harbi’nde Çanakkale Cephesinde kocasını, oğulları Mehmet, Hasan,Sali ve Ali’yi Çanakkale’de şehit verir. Küçükoğlu Hüseyin ile kalakalır köyünde. Bu acıyı aşağıdaki ağıtla dile getirir:

Bülbüller ötüyor seher çağında,
Kan damlıyor kekilinin yağında,
Yar ayrıldı ciğerimin bağında,
Kader böyle imiş kime ne deyim.
***
Kucağımda çekip yari aldılar,
Aldılar da yad ellere saldılar,
Kollarımı ta kökünden kırdılar,
Kader böyle imiş kime ne deyim.
***
Aşağıdan gelir atlı araba,
Güvenilmez İngiliz’e Arab’a,
Şimdi gönül bağım viran haraba,
Kader böyle imiş kime ne deyim.
***
Çanakkale haramiden geçilmez,
Kan olmuş suları bir tas içilmez,
Ali’m küçük el içinde seçilmez,
Kader böyle imiş kime ne deyim.
***
Mehmet’imin iki kolu sırmadan,
Hasan’ınımın bıyıkları burmadan,
Sali yavrum muradına doymadan,
Kader böyle imiş kime ne deyim.
***
Körpe kuzulara ağlıyor Haçça,
Bize sebep oldu şu soyka maçça,
Kametim büküldü ak düştü saça,
Kader böyle imiş kime ne deyim.

(Kırşehir Destanları adlı kitaptan)

İşte Çanakkale Anadolu için bundan dolayı önemlidir. Anadolu varını yoğunu Çanakkale’ye gömmüştür. Çanakkale bu yönden Türk Milletinin Kabe’si olmuştur. Bu gün aldığımız nefeslerimizi, Çanakkale’de ve Dünyanın dört köşesinde bu vatan ve millet için son nefeslerini veren şehitlerimize borçluyuz. Minnetle ve şükranla anıyoruz.